8 Ağustos 2016 Pazartesi

15 Temmuz: Makarnacı devrimi

15 Temmuz akşamı saat 22.30 civarında, uzun bir yolculuktan dönmüş evimin kapısından içeri adımımı atarken kardeşim aradı, köprüyü askerlerin kestiğini söyledi. Televizyonu açıp haberlere baktım. İki kamyon jandarma köprüyü sadece tek taraflı trafiğe kapatmışlardı. Haberlerde başkaca bir gelişme de yoktu. “Herhalde büyük bir terör saldırısı ihbarı var, köprüyü koruma görevi olan jandarma da görevini yapıyor” diye düşündüm. O sırada darbe endişesiyle arayan bir arkadaşıma da böyle söyledim ve ekledim: “Böyle bir şeye kalkışırlarsa sonları idam olur”.


Birazdan Başbakan’ın “bir kalkışma girişimi” beyanı geldi. Bir süre sonra da Cumhurbaşkanı, CNN’e görüntülü telefonla bağlanarak olayı teyit etti ve halkı meydanlara ve havaalanlarına çağırdı. Dokuz saat araba kullanmış ve çok yorgundum ama hemen elimi yüzümü yıkayıp Yeşilköy Havaalanı’na gitmek üzere tekrar arabaya atladım. Halkalı meydanından geçerken meydanı bomboş görünce biraz panikledim; Erdoğan’ın çağrısına rağmen kimsecikler yoktu. Radyoda ise açık bir darbe girişiminin acı haberleri arka arkaya verilmeye başlanmıştı.

Havaalanı sapağına gelince meydanın neden bomboş olduğunu anladım: Bütün Halkalı havaalanı yoluna akmıştı. Yol, gidiş geliş, kilometreler boyunca kilitlenmiş, insanlar arabaları terk edip yollara dökülmüş, alana doğru yürüyüşe geçmişti. Ben de arabayı bırakıp aralarına karıştım.

Bir süre sonra ileride bir zırhlı aracı zapt edip üzerine çıkmış bir kalabalık gördüm. Etrafında da bir sürü insan birikmişti ve sadece iki slogan atıyorlardı: “Recep Tayyip Erdoğan” ve “Ya Allah Bismillah, Allahu Ekber”. Bir kişi aracın antenini kırmaya çalışınca hep birlikte “Yapma, yapma!” diye bağırdık, hemen bıraktı. Oralarda geçirdiğim saatler boyunca rastladığım tek “şiddet eylemi” de bu oldu. Üstelik nereden geldiği belirsiz, sürekli silah sesleri altındayken.

Kimsenin yüzünde maskeler, elinde taşlar, sopalar, sapanlar, molotoflar yoktu. Sadece Türk bayrakları vardı. Kimse ne cam çerçeve indiriyor, ne bankamatiklere, mağazalara saldırıyor, araçları ters çevirip yakıyor, ne de duvarlara küfürlü sloganlar yazıyordu. On binler sadece “Allahu Ekber” nidalarıyla ve liderlerinin ismini haykırarak, büyük bir inanç ve kararlılıkla, darbeye karşı yürüyordu.

Başörtülü teyzeler, cübbeli sarıklı dedeler, mahallelerden bildiğimiz sıradan abiler, ablalar, genç kızlar, delikanlılar; bakkal, manav, kasap, dar gelirli işçi… Kısaca yıllardır makarna-kömür edebiyatıyla aşağılanan AK Parti tabanıydı sokaktaki kalabalık. Bozkurt işareti yapan epeyce Ülkücü genç de vardı ama kahir çoğunluk Rabia işareti yapan, Erdoğan diye feryat eden bu tabandı. (Bu arada hayatımda ilk defa Ülkücülerle ortak bir eyleme katılmış oldum).

Gezi ayaklanmasında gördüğümüz profili ise tanklar sokağa inip halka ateş açarken ortada göremedik. Güya özgürlük için ve “otoriterleşmeye karşı” sokakları yakıp yıkan kitleden, otoriterliğin şahı tepemizde savaş jetlerini uçururken ses çıkmadı. Cumhurbaşkanı kaldığı otelde bordo berelilerce öldürülmek istendi, kamu binalarına, belediyelere, sivil halka helikopterlerden ateş açıldı. Tanklar insanları ezdi, sivillere top atışı yaptı, darbeci askerler halkı taradı. Meclis bombalandı, meclis! Ama başkanlık sistemine karşı parlamenter sistemi savunanlar buna bile ses etmedi. Oysa işgal yıllarında düşman orduları bile bunu yapmamıştı.

Sinema salonu kapanıyor diye ortalığı ayağa kaldıran sanatçılar bir tweet bile atmadı darbeye karşı. Kurşunlanan halka otel kapılarını açan olmadı. Ücretsiz wi-fi şifreleri, ihtiyaç listeleri sosyal medyadan yayınlanmadı, “Yeryüzü Sofraları” kurulmadı. BBC, CNN International filan gelip darbeye direnen halkı öven tek bir yayın yapmadı. Gezi’deki gibi 7-8 değil, birkaç saat içinde 161 kişi katledildi, 1.500 kişi yaralandı da bir baş sağlığı bile dilenmedi. Oysa tarihimizdeki en kanlı darbe girişimiydi bu. 12 Eylül’ün vahşetinde bile, darbe anında bu yapılanlar yapılmamıştı. (İronik olansa bu kadar kan döken cuntanın kendisine Yurtta Sulh Konseyi ismini vermesi).

Kimse kusura bakmasın, darbeye karşı “Türkiye tek yürek” falan olmadı. Kuaförlü saçlarıyla “Cumhuriyet kadınları”, tiyatrocular, mankenler, afili isimler uydurup birleşen sol gruplar, yılların güya insan hakları aktivistleri filan yoktu sokakta. Aksine, evlerinde oturup bunun Erdoğan’ın mizanseni bir tiyatro olduğunu yayıyorlardı sosyal medyadan. Hatta (inanılır gibi değil ama) ömrünü “TC ordusu darbecidir, Kürdistan’da işgalcidir” söylemiyle geçiren insan hakları aktivisti Eren Keskin, “mağdur olan” darbeci askerleri İHD’ye başvurmaya davet etti!

Sol örgütler darbeye karşı sokağa çağrı yapmadı. Kılıçdaroğlu meclisteki olağanüstü toplantıda karşı çıktı; ama darbenin püskürtülmesini (ne alakaysa) parlamenter demokrasinin zaferi ilan etti. CHP tabanını darbeye kitlesel bir karşı koyuşa çağırmadı. Demirtaş ve Yüksekdağ meclise bile gitmedi. Yerlerine konuşan İdris Baluken, yine yalan söyleyerek, darbe girişimini “hükümetin 7 Haziran sonrası Kürtlere karşı başlattığı savaşa” bağladı. En ufak olayda Kürtleri sokağa dökülmeye çağıran HDP, aynı Kürtlere “darbeye direnin” bile demedi.

Şimdi hepsi bir olmuş yok Erdoğan’ın mizanseni, yok tiyatro diyerek, çıplak elleriyle tankları durduran halkın direnişini itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Hasan Cemal gibiler de “askeri darbe durduruldu; ama şimdi Erdoğan darbesi geliyor” yazıları döşenmeye başladı bile. Apaçık darbeye direnmedikleri gibi arsızca, yüzsüzce homurdanıp mızıldanmaktan başka bir işe yaramadılar. Türkiye’nin siyasi tarihinde hepsi birer utanç vesikası olacaklar.

Oysa beğenmedikleri makarnacılar daha ilk anda, 81 vilayette yüzbinlerle, sabahlara kadar sokaklara dökülüp onların da, demokrasinin de geleceğini kurtardı. Ben ise 15 Temmuz Devrimi’nde darbeye karşı yürüyen bu yüzbinlerin arasında bir damla olmaktan onur duyuyorum. Ve darbeyi ilk duyduğunda “Bizim askerlerimiz mi yapmış baba?” diye ağlayan oğluma, makarna devrimcileriyle o gece kazandığımız zaferi ömrüm boyunca anlatacağım.

Cengiz Alğan
18.07.2016

28 Haziran 2016 Salı

Himmet, Zimmet, 3 Kurşun

1998 yılında Cevzet Soysal’ı, 2011’de de gazeteci Haydar Meriç’i infaz eden FETÖ/PDY’nin himmet paralarını zimmetine geçiren bir örgüt üyesini de 2016 Şubat’ında kurşunlattığı ortaya çıktı.


Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının FETÖ/PDY’ye finans desteği sağlayan 51 işadamına yönelik yürüttüğü soruşturma, paralel yapının “himmet/haraç” faaliyetlerine yönelik ilginç detayları açığa çıkardı. 1998 yılında Batman’da Cevzet Soysal adlı işçiyi “JİTEM” maskesiyle kaçırıp işkenceyle öldüren, 2011 yılında ise Fetullah Gülen’in eşcinsel olduğuna ilişkin belgeli kitap yazmaya hazırlandığı sırada gazeteci Haydar Meriç’i Kırklareli’nde infaz eden FETÖ/PDY, himmet adı altında toplanan haraç paralarından dolayı bir işadamını da İstanbul’da kurşunlattı.

Bölge imamı emretmiş

Bakırköy ilçesinde FETÖ/PDY için toplanan himmet paralarından sorumlu olan işadamı Volkan S, 1 milyon TL’yi şahsi hesabına aktardığından ötürü örgütün hedefi oldu. Söz konusu zimmet olayını fark eden örgüt üyeleri, Volkan S’yi uzun süre tehdit etti, ardından işadamını evinden kaçırarak kurşunlattı. Alınan bilgilere göre, Fetullahçı Terör Örgütü’nde “bölge imamı” olarak görev yapan kişinin talimatıyla Volkan S’nin vurulması olayı şöyle gelişti:

FETÖ/PDY üyeleri, işadamı Volkan S’nin Küçükçekmece’deki evine giderek burada işadamına ait Audi marka arabaya el koydu. Daha sonra zimmetine geçirdiği himmet/haraç parasını ödemesi için uzun süre tehdit etti. Para ödenmeyince örgütün firari bölge imamı Oğuz Z, işadamının “vurulması” yönünde talimat verdi. Oğuz Z’nin talimatıyla harekete geçen Erdoğan D’nin adamları, Volkan S’yi 19 Şubat 2016’da evinden kaçırdı. Onu bir arabaya bindirerek Bağcılar’da bulunan örgüt üyesi Mahmut Y’nin işyerine (Merkoteks) götürdü. Burada işadamının baldırına 2, karnına da 1 kurşun sıkıldı. Ağır yaralanan işadamı, kaldırıldığı hastanede bir süre tedavi altında kaldı ve hayati tehlikeyi atlattı.

Tetikçiler tutuklandı

Olay sonrası Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri 3 şüpheliyi yakaladı. Erdoğan D., Turgay Y. “adam öldürmeye ve yağmaya teşebbüs” suçlarından tutuklandı. Zülfikar Z. ise adli kontrolle serbest bırakıldı. Bu soruşturma kapsamında bir firari şüphelinin aranmasına devam ediliyor. Volkan S'nin vurulmasının FETÖ/PDY talimatıyla gerçekleştiği gerçeği ise Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 51 işadamına yönelik himmet soruşturmasıyla ortaya çıktı.

“TUSKON Efesi” de kaçmış

Paralel örgüte “himmet” adı altında finans desteği sağlayanlara yönelik yürütülen soruşturmada 51 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturma kapsamında İstanbul merkezli 4 ilde operasyon yapıldı. Şimdiye dek 29 şüpheli yakalanırken, “paralel yapının finans ayağının çatı kuruluşu” olarak nitelenen TUSKON'un başındaki Rıza Nur Meral de aranan kişiler arasında bulunuyor. Meral’le birlikte MARİFED Başkanı İbrahim Halil Avcı, FİADER Başkanı Çetin Ekincioğlu, FİADER Genel Sekreteri Özgür Koç ve işadamı Selim Nakıpoğlu da aranan kişiler arasında. İstanbul, Kayseri, Konya ve Muğla’da 25 ev, 2 ofis ve 1 şirkete baskınlar gerçekleştiren Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri Rıza Nur Meral’i de çeşitli adreslerde aradı; ancak bulamadı. Hükümete yönelik 17-25 Aralık darbe girişimi sonrası TUSKON üyelerine hitap eden Meral, burada paralel örgüt adına bir şova imza atmış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile siyasetçileri tehdit etmişti. Şüphelilerin, işadamlarından örgüt adına “himmet” adı altında yardım topladıkları ve paraların Bank Asya’da açılan “himmet” hesabına yatırıldığının MASAK raporlarıyla tespit edildiği kaydedildi.

Dükkâna çöktüler

İstanbul merkezli operasyonda haklarında yakalama kararı bulunan şüphelilerin ayrıca, rakip şirket ve firmalarla alakalı bilgileri örgüte sızdırarak örgüt firmalarına avantaj sağladıkları, “himmet” veremeyen bir işadamının 950 bin liralık dükkânını ise Esenyurt Tapu Müdürlüğünde zorla devraldıkları tespit edildi. 51 kişiden şimdilik yakalanan 29’u hakkında “terör örgütüne üye olma ve örgüt adına faaliyette bulunma”, “yardım toplama kanununa muhalefet”, “terörün finansmanına dair kanuna muhalefet”, “tehdit”, “yağma” ve “silahla adam yaralama” gibi suçlardan işlem yapılacak.

31 Mayıs 2016 Salı

Kamuda 8 bin 100 Kripto FETÖ/PDY Şüphelisi

Paralel yapıyla mücadele amacıyla oluşturulan koordinasyon kurulunun çalışmaları çerçevesinde devlet kurumlarında görevli “8 bin 100 kripto FETÖ şüphelisi” hakkında güvenlik soruşturması yapıldı. Şu ana kadar 1.800 kişinin örgüt içerisinde yönetici ve talimat veren pozisyonunda olduğu tespit edildi. Sayının en fazla olduğu kurumların başında Milli Eğitim, Adalet ve İçişleri Bakanlığının geldiği öğrenildi.

Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) mensuplarını, devletin hücrelerinden söküp atmak için başlatılan çalışma tüm hızıyla devam ediyor. Bu kapsamda, kamu kurumlarına sızmış ve örgütün çekirdek kadrosunu oluşturan yönetici pozisyonundaki kripto elemanlar yapılan çalışmayla bir bir deşifre ediliyor.

Güvenlik soruşturması sürüyor

Milli Güvenlik Kurulunda (MGK) tavsiye kararı alınan FETÖ/PDY ile mücadele çerçevesinde oluşturulan “Paralel Yapıyla Mücadele Koordinasyon Kurulu”nun çalışmaları kapsamında tüm kurumlar harekete geçirildi. Devleti adeta ağ gibi saran örgütün kamu kurumlarına yerleştirdiği kripto elemanları tespit ediliyor.


17/25 sonrası kamufle oldular

Devlet kurumlarında şimdiye kadar kamufle olmayı başarmış ve 17/25 Aralık darbe girişiminin ardından da paralel yapı karşıtı bir role bürünen bu kişilerin ise daha çok imam seviyesindeki örgüt mensupları olduğu belirtildi. Bu kapsamda, 8 bin 100 kişi hakkında güvenlik soruşturması başlatıldığı öğrenildi.

Kripto yöneticiler tespit edildi

8 bin 100 şüpheliden şu ana kadar bin 800 kişi hakkındaki güvenlik soruşturmasının tamamlandığı öğrenildi. Soruşturması tamamlanan bu kişilerin yönetici/talimat veren pozisyonunda olduğu belirtildi. Diğerleri hakkındaki soruşturmanın ise hız kesmeden devam ettiği ifade edildi. Güvenlik soruşturması yürütülen örgüt mensuplarının sayısının en fazla olduğu kurumların başında Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığının yer aldığı öğrenildi.

Gizlenmek için örgüt mensuplarının personel kayıtlarını sildiler

Öte yandan, devlet kurumlarına sızmış FETÖ/PDY üyelerine yönelik olarak şu ana kadar hiçbir işlem yapılmamasıyla ilgili eleştiriler yapılıyor. Bunun, örgütün söz konusu kurumlardaki personelden sorumlu birimleri ele geçirmesinden kaynaklandığı belirtildi. Bu birimlerde görevli FETÖ/PDY mensuplarının, kurumlardaki örgüt üyeleriyle ilgili CV bilgilerini sildiği, bu nedenle de örgüt üyelerini belirlemede güçlük çekildiği kaydedildi.

FETÖ/PDY’nin üssü Almanya ve İngiltere

Fetullahçı Terör Örgütüne yönelik olarak tüm Türkiye’de operasyon için düğmeye basılmasının ardından, örgütün önemli isimleri tek tek yurt dışına kaçtı. Yönetici düzeyindeki bu isimlerin daha çok örgütün merkezi olarak gösterilen Almanya/Frankfurt’a kaçtığı belirlendi. Bugüne kadar 141 üst düzey ismin buraya kaçtığı tespit edildi. Ayrıca bu isimlerin oturma izinlerinin ise Frankfurt’ta kurulan bir şirket üzerine aldıkları öğrenildi.

Oturma iznini örgüt çıkarıyor

Örgüt mensuplarının tercih ettiği ikinci ülke ise İngiltere. Buraya da şu ana kadar 102 üst düzey ismin kaçtığı ve Frankfurt’ta olduğu gibi kurulan bir şirket üzerine oturma izni çıkarttıkları belirlendi. İsveç’te de bu sayının 21 olduğu öğrenildi. Öte yandan, ABD’ye kaçan birçok üst düzey imamın da Almanya üzerinden geçtiği belirlendi.

Örgütün arşivi Kanada ve ABD’de

Tüm kurumları dizayn etmek ve devleti ele geçirmek için yıllarca hukuksuz dinlemelere imza atan, insanların görüntülerini çeken, kumpas kuran, devletin hafızasını ele geçiren FETÖ/PDY’nin arşivini tuttuğu yere ilişkin de önemli bilgilere ulaşıldı. Buna göre, paralel ihanet çetesinin arşivini tuttuğu iki yer olduğu, bunlardan birisinin ABD’nin Philadelphia eyaleti, diğerinin ise Kanada’nın Vancouver eyaleti olduğu öğrenildi.

Gülen'in iade dosyası hazır

Fetullahçı Terör Örgütü'nün bir numarası olan firari Fetullah Gülen, ABD’nin Pensilvanya şehrinde yaşıyor. Hakkında defalarca kırmızı bülten hazırlanan Gülen’in iade edilmesi için çalışma yapılıyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ana dosyası kapsamında, hakkında yoklukta tutuklama kararı bulunan Gülen’in ABD’den iadesine ilişkin kapsamlı dosya hazırladı. Gülen’in, “Nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik, iftira, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama, zimmet, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kaydedilmesi, özel hayatın gizliliğini ihlal ile kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek” suçlarını işlediği belirtilen iade evrakında, çarpıcı bilgiler yer aldı.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Telefon Bulgaristan’dan, Yazılım ise Kuzey Kore’den...


Paralel Yapı üyeleri teknik takibe karşı, telefonlarını ve SIM kartlarını Bulgaristan gibi ülkelerden getirip Kuzey Kore ürünü ‘Wickr Me’ mesaj programını kullanıyor.

FETÖ/PDY mensuplarının haberleşme için Türkiye’de IMEI kaydı olmayan ve genellikle Bulgaristan'dan getirilen telefon ve SIM kartları tercih ettiği ortaya çıktı. Örgüt üyelerinin bir diğer iletişim kanalı ise Kuzey Kore’de geliştirilen “Wickr Me” adlı mesajlaşma programı. 17/25 Aralık darbe girişiminden sonra, Paralel Yapı mensuplarının kritik dönemlerde nasıl haberleştikleri, takibe takılmadan istihbarat paylaşımı yaptıkları gibi birçok konu kapsamlı şekilde araştırılıyordu.

4 ay kayıtsız kullanılıyor

Örgüt elemanlarının cep telefonlarından haberleşirken daha çok “Wickr Me” adlı mesajlaşma programını kullandıkları belirlendi. Cep telefonlarına rahatlıkla indirilebilen bu sistem, mesajlaşmaları kriptolu hale getiriyor. Uçtan uca şifrelenen ve kendisini yok eden mesajların dışarıdan takip edilmesi zor. Programın Kuzey Kore’de geliştirilmiş olması, mesajlaşma sisteminin istihbarat birimleri tarafından kırılmasını da zorlaştırıyor. Çünkü Kuzey Kore’de istihbarat birimiyle işbirliği yapılamadığı için birçok ülke bu program üzerinden yapılan mesajlaşmalara ulaşamıyor.

Paralel Yapı’nın operasyonel elemanlarının Türkiye içinde yaptıkları konuşmalarda da daha çok yurtdışından getirilmiş telefonları kullandıkları belirlendi. Bunun nedeninin de yurt ışından getirilen telefonların IMEI kayıtlarının Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda (BTK) olmaması. Yurtdışından alınmış bir telefon 4 ay boyunca Türkiye’de BTK’ya kaydı yapılmadan kullanılabiliyor. Paralel Yapı elemanları da, IMEI numarası üzerinden yapılabilecek telefon dinlemelerine yakalanmamak için, kaydı olmayan telefonları kullanıyor. Telefonların da daha çok Bulgaristan’dan alınarak Türkiye'ye getirildiği belirlendi.

Yabancı GSM operatörü...

Mesajlaşma programı olarak Wickr Me’yi kullanan, telefonu da Bulgaristan’dan alan örgüt elemanları, telefonun içine taktıkları SIM kartı da yine yurtdışından getirtiyor. Türkiye’de hizmet veren GSM operatörleri yerine Bulgaristan başta olmak üzere komşu ülkelerden alınmış telefon hatları kullanılıyor. Böylelikle Paralel Yapı mensuplarının telefonlarının IMEI numarası üzerinden ve kullandıkları SIM kart üzerinden teknik takibe alınmasını zorlaşıyor.

Uçtan uca şifreleme

Güvenli ve gizli mesajlaşmalar için birçok program bulunuyor; ancak bu programların güvenlik seviyesi “uçtan uca şifreleme” özelliği olup olmamasıyla ölçülüyor. Wickr Me isimli mesajlaşma programı da “uçtan uca şifreleme” özelliğini ön plana çıkarıyor. Yani iki kişi Wickr Me programı ile mesajlaşmaya başladıklarında, bu sohbet için sistem otomatik olarak kripto (şifre) oluşturarak, yazışmaları korumaya alıyor. Her yeni sohbet için sistem yeni bir kripto oluşuyor. Bu nedenle sohbete erişebilmek için her yazışmada yeniden oluşan kriptoların kırılması gerekiyor.

Kripto Paralel’de Sınırsız İtaat Şartı


İstihbarat birimlerinin bilgi notuna göre FETÖ/PDY, kripto olarak belirlenecek kişileri 8 madde halinde sıralanan esaslara göre seçiyor. Kripto elemanlar, deşifre olmamak adına gerekirse Paralel Yapı’ya müzahir devlet görevlilerince adli değil; ama idari soruşturmalardan bile geçiriliyor. Bilgi notuna göre kripto FETÖ/PDY elemanları gerekirse “alttan sarkan bıyıklı takımı” dedikleri ülkücüler ile irtibatlarını güçlü tutuyor ve hatta onların yanında Paralel Yapı aleyhine konuşabiliyor.

Kod isimler

Kripto eleman olarak Polis Akademisinde her devreden Türkiye çapında en az 3 kişi belirleniyor. Bu kişilerden her ay himmet alınıyor. Himmetin, emniyet müdürü için 1000 TL ile 1500 TL arasında değiştiği belirtiliyor. Bilgi notunda, kripto elemanların kendilerini gizlemeleri için örneğin, iddia oynamaları, gerekirse “menfi hayata müsait” işler yapmaları da teşvik ediliyor. Kripto elemanların seçileceği iller arasında sırasıyla İstanbul, Ankara, Kayseri, İzmir, Konya, Gaziantep, Samsun, Antalya ve Sakarya yer alıyor. Kripto FETÖ/PDY yapılanmasıyla ilgili bilgi notunda gizli tanıkların verdiği ifadelere dayanarak kripto elemanların kurye haberleşmelerine ilişkin önemli ayrıntılar da yer alıyor. Buna göre örgüt yöneticilerinin kendi aralarındaki kurye haberleşmelerinde kısaltma veya şifre kullanılıyor. Mesela “Sry-al” ifadesinde Sry, Sakarya’yı, “al” ifadesi ise kripto elemanın isminin baş harflerini ifade ediyor. Bazen de kripto elemanın emniyetteki devresi ve sivil kodu üzerinden şifreleme yapılıyor.

Kripto sisteminin örgüt kadrolarının saf dışı bırakılması durumunda devreye sokulabilecek bir B planı olduğu belirtilen bilgi notunda “Kripto projesi, cemaatin en büyük başarısı” diye nitelendiriliyor. Bilgi notuna göre kripto elemanlar Polis Akademisinden 1988 yılından sonra mezun olanlardan seçiliyor. Kripto elemanların seçiminde “itaatte sorgulama yapmayan ve fedakârlıkta nefsini ayaklar altına alabilenlere” öncelik veriliyor. Bilgi notunda, halen cezaevinde olan Paralel Yapı'ya mensup polis şeflerinin kullandığı kod isimlerden de söz ediliyor. Buna göre Ali Fuat Yılmazer “Şevket”, Erol Demirhan ise “Şuayip” kod adını kullanıyordu.

Devlet içindeki yedek elemanlar

İstihbarat bilgi notunda kripto elemanlar hakkında şu bilgiler var: “2008’de devlet içinde bir ünitenin (üniteden kasıt genellikle MİT’tir, bazen de ilgili kurumun bir birimi) cemaatin mali faaliyetleri ile ilgili bir çalışma yaptı. Bu çalışma ileri boyutlara ulaşılırsa cemaatin bu olaya müdahale etmesinin mümkün olamayacağını düşünen örgüt buna karşı bir savunma mekanizması geliştirdi. Bu çalışmanın genel adı hizmet içi kripto yapılanmasıdır. Çalışmanın esası, belirli illerde ve birimlerde bazı personelin pasifize edilip ilerleyen dönemlerde yedek olarak tutulmasıdır.”

24 Mayıs 2016 Salı

FETÖ/PDY’nin Üniversitesi Bülent Arınç’ı Fena Kandırdı

Fetullahçı Terör Örgütü - Paralel Devlet Yapılanması’na (FETÖ/PDY) yakınlığıyla bilenen Turgut Özal Üniversitesinin, eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın katılacağı “Anayasa Çalıştay”ını iptalinin altından da yalan çıktı. SABAH’a açıklamalarda bulunan istihbarat kaynakları, Üniversite yönetimiyle konuyla ilişkili herhangi bir temasta bulunmadıklarını, “provakatif olaylar” açıklamasının da asılsız olduğunu söyledi.

Emniyet ve Valilik: Bilgimiz yok!

FETÖ/PDY’ye yakınlığıyla bilinen Turgut Özal Üniversitesi yönetimi, Arınç’ı 17 Mayıs 2016 Salı günü yapılacağını duyurduğu Çalıştay için önce davet etti; ancak programın başlamasına iki saat kala Çalıştay’ı iptal etti. Arınç’ın sosyal medya hesabından defalarca duyurduğu ve son dakika iptal edilen programın iptal edilme gerekçesi ise kafaları karıştırdı. Rektörlüğün, “Sayın Bülent Arınç Beyefendi’nin konuşmacı olarak davet edildiği Anayasa Çalıştayı konferansına dönük üniversite içinde provokasyonlar olacağına dair alınan yaygın duyumlar ve Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkililerinin ‘provokatif olaylar çıkabileceği’ ikazları nedeniyle program iptal edilmiştir” açıklamasına hem emniyet hem de Ankara Valiliği’nden yalanlama geldi. Yetkililer, “Üniversiteyle söz konusu program için herhangi bir temas ya da ikazımız olmadı. Yapılan açıklama tamamen emniyet ve güvenlik birimlerine atıf yapılarak şahsi amaçla yapılmıştır. Bilgimiz dışındadır. Gerek Valilik gerekse de Emniyet müdürlüğümüz yazılı ya da sözlü bir uyarıda bulunmamıştır” ifadelerini kullandı.


Arınç neden konuşturulmadı?

Yaptığı açıklama ve attığı adımlarla devlete ihaneti delilerle saptanmış FETÖ/PDY’nin yanında saf tutan Bülent Arınç’a, sahip çıktığı paralel Üniversiteden darbe indi. Son anda iptal olan program nedeniyle şok yaşayan Arınç sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “Turgut Özal Üniversitesinde katılacağım Çalıştay yönetimin son dakika aldığı bir karala iptal edilmiştir. Rektörlük, iptale emniyetin provakatif olaylar çıkabilir ikazını gerekçe göstermiş. Bu gerekçeye ihtimal vermiyorum” ifadelerine yer verdi. Arınç’ın açıklamalarına destek veren ve söz konusu Çalıştay’ın düzenleyicilerinden olan “Yükselen Gençlik” adlı kulüp de, Üniversite yönetimini kınadı ve iptalin güvenlik değil Üniversiteden kaynaklandığını iddia etti. Kulüp, “Hak ve özgürlüklerin yazık ki unutulduğu bugün, toplumun yapısına aykırı olan bu hareketi işlevselleştiren Turgut Özal Üniversitesi yönetimini esefle kınıyoruz. Özal’ın ismini taşıyan Üniversite için üzüntü verici bir durum. Hak ve özgürlüklerin unutulduğu bugün topluluk başkanlığından istifa ediyoruz” ifadeleriyle sert çıktı. İptal olan programın ardından yeni bir algı operasyonuna soyunan FETÖ-PKK medyası ise yaşananlardan hükumeti sorumlu tuttu. Öte yandan programı, günler öncesinden duyuran ancak iki saat kala iptal eden paralel Üniversitenin Bülent Arınç’ı neden konuşturmadığı ise merak ediliyor.

FETÖ/PDY’nin Üniversitesi Bülent Arınç’ı fena kandırdı

Emniyetin sözlü ve yazılı bir talebi olmamasına rağmen Çalıştay’ı iptal eden FETÖ/PDY’ci Turgut Özal Üniversitesi yönetimi, Bülent Arınç’a yalan bir beyanatta bulunarak “Emniyet istedi, o yüzden iptal ettik” şeklinde bir açıklamada bulunuyor. Bu açıklamanın gerçekliğini araştırma gereği bile duymayan Bülent Arınç ise bugün sosyal medya üzerinden 4 sayfalık bir açıklama yaparak iktidarı suçluyor.

Şimdi kamuoyu şu sorulara cevap bekliyor
  1. Bülent Arınç gibi devlet bürokrasisini bilen bir kişi böyle bir açıklama yapmadan önce neden yetkililere soru sormuyor?
  2. Fetullahçı Suç Örgütünün, tüm kurumlarıyla topyekûn devletin üzerine saldırdığı bir dönemde Bülent Arınç neden FETÖ/PDY bünyesinde faaliyet gösteren bir üniversitede konuşma yapıyor?
  3. FETÖ/PDY Üniversitesi tarafından kandırılan Bülent Arınç yetkililerden bir özür dileyecek mi?

8 Nisan 2016 Cuma

FETÖ/PDY’nin 150 Milyar Dolarlık Bütçesi

“Benim tek ceketim var” diyen Fetullah Gülen’in örgütü, yaklaşık 150 milyar doları yönetiyor. Bu dudak uçuklatan rakama, FETÖ/PDY’ye bağlı şirket, banka ve özel okulları inceleyen MASAK uzmanları ulaştı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) çatı soruşturması kapsamında, örgütün finansal yapısı çözüldü. “Gerekirse hâkim de kiralayacaksınız avukat da...” şeklindeki açıklamaları uzunca bir süre gündemde kalan Fetullah Gülen, 150 milyar dolar bütçesi olan bir örgütü yönetiyor. Gülen’in “1 numaralı şüpheli” olduğu “çatı örgüt” soruşturması kapsamında “paralelin beyin takımı” olarak gösterilen ve eğitim, emniyet, finans, basın birimleri ile ülke imamı olan tepe isimlerden oluşan 73 şüphelinin yakalanması için düğmeye basılmıştı. FETÖ/PDY’yi oluşturan bir şemanın yer aldığı çatı dosyasına, MASAK ve SPK uzmanlarının örgütün finans ayağıyla ilgili yaptığı tespitler de eklendi.


Koza ve Kaynak: 40 milyar

MASAK ve SPK heyetin yaptığı çalışmalar, örgütün şu anki bütçesinin 150 milyar dolar civarında olduğunu ortaya çıkardı. Dosyada ayrıca örgütün bütçesini oluşturan kalemler de sıralandı. Buna göre, 150 milyar dolarlık bilançoyu: şirketler, dershane, üniversite, özel okullar, öğrenci yurtları, vakıf, dernek, banka, yayın kuruluşları oluşturuyor. Bu dudak uçuklatan rakamın içinde en büyük payı, yönetimine kayyum atanan Koza-İpek ile Kaynak Holding oluşturuyor. İngiltere’ye kaçan Akın İpek’in sahibi olduğu Koza-İpek Holding’in bütçesinin 30 milyar dolar olduğu; bünyesinde NT Mağazaları, Sürat Kargo, Sürat Bilişim gibi şirketleri barındıran Kaynak Holding’in ise 10 milyar dolarlık bir parayı yönettiği tespit edildi.

Dershaneler: 15 milyar

150 milyar içinde dershaneler de önemli yer tutuyor. Örgüte bağlı yüzlerce dershanenin bütçeye katkısının 15 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, söz konusu bilançoyu örgüte doğrudan kaynak sağlayan şirketler ile aracı kişileri de mercek altına alarak hazırladı. Bunun yanı sıra, “kurban, himmet, bağış” adı altında toplanan kayıt dışı kaynağa da dikkat çekildi. Örgüt adına toplanan bu paraların da kayıt dışı olarak sistem içine aktarıldığı vurgulandı. Bankacılık sistemi kullanılmadan toplanan bu paraların çoğu, yasadışı yollarla yurtdışına aktarıldı.

Fetullah Gülen’den kesin talimat çantayla getirin

FETÖ/PDY’ye yönelik 7 ayrı ana soruşturma kapsamında 22 ilde düzenlenen operasyonda, hakkında yakalama kararı bulunan 120 kişiden gözaltına alınan zanlı sayısı 89 oldu. Soruşturmanın Ankara ayağında gözaltı sayısı ise 13’e yükseldi. Şüpheli ifadelerinden yola çıkan polis, FETÖ/PDY lideri Fetullah Gülen’in, 17-25 Aralık operasyonları sonrası örgüt mensuplarına “bağış” ve “himmet” adı altında toplanan paraların kayıt altına alınmadan yurtdışına çıkartılması talimatı verdiğini tespit etti. Örgüt üyelerinden toplanan haracın kesinlikle banka üzerinden gönderilmemesini isteyen Gülen, “Paralar yurtdışına kuryeler aracılığıyla çantayla çıkarılsın” talimatı verdi.

Araba alıp satmış

Yakalananlar arasında işadamı, öğretmen, öğretim görevlisi, vakıf ve dernek başkanları ile eski emniyet müdürleri ve örgütün sözde il sorumluları (il imamları) da bulunuyor. İfadesi süren şüpheliler sorguda birbirlerini tanımadıklarını iddia etti. Ancak polisin “telefon irtibat kayıtlarını” göstermesinin ardından zanlıların “Evet, birkaç kez görüştük” dediği öğrenildi. Yaklaşık 600 bin lira para transferi yapan bir şüphelinin ise, “öğretmen maaşıyla bu parayı nasıl temin ettiğini” soran görevlilere verdiği yanıt dikkati çekti. Şüphelinin, parayı “araba alım satımından” kazandığını öne sürdüğü öğrenilirken, FETÖ/PDY ile doğrudan bir bağı tespit edilemeyen ve bir şirkette çalışan F.D.nin ise futbolcuların sohbet toplantısına katılmalarından tiyatro gösterilerine kadar birçok etkinliği organize ettiği ve tiyatro oyuncularının paralarını ödediği belirlendi. Öte yandan Adıyaman merkezli operasyonda gözaltına alınan zanlıların ise Sosyal Destek Programı (SODES) kapsamındaki projeler üzerinden kendilerine yakın firmalara 1,5 milyon lira aktardıkları tespit edildi. Dev dalganın Adıyaman ayağında 15 kişi yakalanmıştı.

27 Mart 2016 Pazar

FETÖ/PDY’nin Utanç Davası

Erzurum’un Gez köyünde 2007 yılında yaşanan tecavüz skandalı, FETÖ/PDY lideri Fetullah Gülen’in kardeşi Seyfullah Gülen ile iki oğlunun adı karıştığı için örtbas edildi. O tarihte 13 yaşında olan S.Ö. ilk olarak 11 yaşında bir komşusu tarafından tecavüze uğradı. 2007’de babası vefat ettikten sonra kimsesiz kalan S.Ö. aralarında Gülen’in kardeşi Seyfullah Gülen ile iki oğlunun da yer aldığı 92 kişinin tecavüzüne uğradı.

S.Ö. 29.10.2007’de başından geçenleri polise anlatınca hukuk tarihine kara bir leke olarak düşen skandallar zinciri de o gün başladı. Çocuk Şube Müdürlüğü ekiplerinin bakması gereken olaya Ahlak polisi dâhil olunca soruşturma eksik yürütüldü. S.Ö.ye tecavüz edenler arasında Seyfullah Gülen ile oğullarının ismi geçince savcılık dosyayı örtbas ederek rafa kaldırdı. 17-25 Aralık sürecinin ardından yapılan bir ihbarla tekrar açılan dosyadaki skandallar zinciri bir bir tespit edildi. Yeniden başlatılan soruşturma kapsamında o dönem olayı örtbas eden 16 polis hakkında şimdi dava açıldı.


Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 200 sayfalık iddianamede 92 kişinin tecavüzüne uğrayan S.Ö. “mağdur” sıfatıyla yer aldı. İddianamede yasa dışı dinlenen Atatürk Üniversitesi Üroloji Ana Bilim dalı başkanı Prof. Dr. Güray Okyar, dönemin Erzurum Nene Hatun Kız Yurdu Müdürü Faruk İlhan, yurt görevlisi Hakan Şahin ve Seher Küçük “müşteki” sıfatıyla yer aldı.

O dönemde İstihbarat ve Ahlak Büro Müdürlüğünde görevli olan polisler Murat Koçyiğit, Abdullah Güler, M. Hilmi Sevimlican, İbrahim Nuhoğlu, Cengiz Çiçek, Aydın Ergün, Murat Önemli, Fatih Akeroğlu, Ünal Doğruel, Âdem Baysal, Okan Ölmez, Hüseyin Keküllüoğlu, Ahmet Fatih Bayrakçı, Muhsin Pala, Sedat Ekinci ve Fethi Bünet ise “şüpheli” sıfatıyla iddianameye girdiler. Şüpheli polisler hakkında “haberleşmenin gizliliğini ihlal”, “kişisel verilerin kaydedilmesi”, “kamu görevlisinin resmi evrakta sahteciliği”, “suç uydurma” ve “silahlı terör örgütüne üye olma” iddiasıyla 30 yıla kadar hapis istendi.

Ammar’ın adını İbo yaptılar

İddianamede, dinlenen ve fiziki takibe alınan kişilerin bildiklerini başkalarıyla paylaşıp paylaşmadığının öğrenilmeye çalışıldığı ifade edildi. Gülen’in tecavüzcüler arasında yer alan ve S.Ö.’nün adını “İbo Gülen” olarak ifade ettiği kişinin Gülen’in en küçük oğlu Ammar Gülen olduğunun bilinmesine rağmen ifşa edilmediği tespit edildi. Ammar Gülen’in kimliğinin sahte evrak düzenlenerek saklandığı ve polislerin amacın “ FETÖ/PDY kurucusu ve lideri Fetullah Gülen ile akrabalarını korumak için yapıldığı” anlatıldı.

Bekçi itiraf etti ama korundu

Seyfullah Gülen ile S.Ö.yü ilişkiye girdikleri sırada gördüğü ifade edilen bekçinin kimliğinin tespit edildiği; ancak hiçbir teşhis yaptırılmadığı kaydedildi. Diğer 89 tecavüzcü de Fetullah Gülen’i korumak amacıyla soruşturma dışı bırakıldı. Şüpheli polislerden Murat Önemli ve Abdullah Güler ifadelerinde “Aldığımız talimat gereği S.Ö.yü ve profesörü dinledik. Dinlemeleri İstihbarat Daire Başkanlığı’na ilettik” dediler. Tecavüze sesini çıkarmayan yurt müdürü Faruk İlhan’ın il dışına atamasının yapıldığı, 2008 yılının başlarında 2-3 ay içerisinde peşe peşe 4 disiplin soruşturması geçirdiği ve sonra başka bir şehre sürüldüğü kaydedildi.


Aylarca takip edildi

16 polisin FETÖ/PDY adına hareket ederek, Seyfullah Gülen ile iki oğlunu koruduğu anlatılan iddianamede bu girişimin “talimat” alınarak yapıldığı vurgulandı. İddianamede, polislerin soruşturmayı yasa dışı dinleme ve şantajla örtbas ettikleri belirtilerek, Seyfullah Gülen’e “cinsel gücü yerinde” raporu veren ve şu an emekli olan Prof. Dr. Güray Okyar’ın “Organize suçlar kapsamında cebir ve tehdit yoluyla haksız ekonomik çıkar sağlayarak örgütlü bir faaliyet göstermek ve ülkenin birlik ve bütünlüğünü bozmak, görevlerini kısmen ya da engellemeye teşebbüs etmek, halkı silahlı isyana tahrik etmek, ülke ekonomisi ile ulusal güvenliğe zarar vermek, haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla örgütlü bir yapı içerisinde faaliyet göstermek” gibi gerekçelerle uzun süre dinlendiği kaydedildi. Dönemin Başsavcıvekili Taner Aksakal’ın “Bana tecavüz edenlerden biri de Seyfullah Gülen’in oğlu” iddiasını araştırmayarak Seyfullah Gülen lehine “cinsel gücü yok” raporu aldırmaya çalıştığı anlatıldı.

26 Mart 2016 Cumartesi

KPSS Sorularının Sızdırılması Davasının Görülmesine Başlandı

KPSS sorularının sızdırılmasına ilişkin 230 kişi hakkında “Fetullahçı Terör Örgütü kurucusu, yöneticisi ve üyesi olmak, resmi belgede sahtecilik ve kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık” suçlarından açılan davanın ilk celsesi başladı.

Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya tutuklu sanıklar ile sanık ve şikâyetçi avukatları katılıyor. Tutuksuz sanıklardan eski ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan da duruşmada hazır bulunuyor.


Mahkeme Başkanı Musa Yeşil, duruşmaları cuma gününe kadar sürdürmeyi ve bu sürede 54 tutuklu sanığın savunmalarını almayı planladıklarını belirterek, duruşmaları aynı gün içinde 17.00-18.00 gibi sonlandırmayı planladıklarını bildirdi. Yeşil, bütün tutuklu sanıkların savunmaları alındıktan sonra avukatların savunmalarını dinlemeye karar verdiklerini belirtti.

Görevsizlik talebi reddedildi

Davada, sanık avukatının, terör suçlarına bakmakla yetkili Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin “görevsizlik” kararı vererek, dosyayı başka mahkemeye göndermesi talebi reddedildi.

İddianamenin ayrıntıları

Soruşturma, 10 Temmuz 2010 tarihli KPSS Eğitim Bilimleri, Genel Kültür ve Genel Yetenek alanlarında gerçekleştirilen 3 sınav öncesinde soruların sızdırıldığı iddiaları üzerine başlatıldı. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Yücel Erkman, Aralık 2015’te davayı açtı.

Savcı Erkman, sınavdan önce soruların Fetullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Ankara Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği görevlisi Berat Koşucu tarafından Süleyman Mustafa İnanıcı aracılığıyla, Yalvaç’ta ikamet eden sanık Baki Saçı’ya e-maille gönderildiğine dair deliller üzerine başlatılan soruşturmada “örgüt” bağına da ulaştı.


Erkman, iddianamede, “Soruşturmada olayın sadece yerel ölçüde kalmadığı, soruların bu şahıslar haricinde sınava giren birçok adaya örgütlü şekilde ulaştırıldığı, şüpheli konumunda bulunan kişilerin birlikte hareket ettikleri, bu birlik ve beraberliğin tesadüflerden ibaret olmadığı ve birçok ortak noktalarının olduğu tespit edilmiştir. Delillerin değerlendirilmesinde eylemlerin hiyerarşik ve örgütlü gerçekleştiği anlaşılmıştır” ifadelerini kullandı.

İddianamede, sanıklar arasında “cemaat bağı” olduğu, soruların sınavdan önce genellikle bu bağa uygun dağıtıldığına işaret edilerek, profilleri, iş yerleri, aralarındaki mali ve sosyal irtibatları incelendiğinde, sanıkların FETÖ/PDY içinde yer aldıkları kaydedildi.

Fetullah Gülen’in, örgüt mensuplarına yurt dışından medya üzerinden talimat verdiği belirtilen iddianamede, Gülen’in, devlete sızmayı esas alan bir konuşması hatırlatılarak, “Gülen’in, geçmiş yıllardaki konuşma kayıtlarında, devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinin ele geçirilmesine ilişkin talimatlar verildiği, örgütün gerçek amacına ulaşmak maksadıyla ve örgüte bağlı kadroları kamu kurumlarına yerleştirmek suretiyle devleti ele geçirmeyi hedeflediği görülmektedir" ifadeleri yer aldı.

Tekrarlanan sınavla devlet 9 milyon 111 bin lira zarara uğradı

İddianamede, 294 bin 909 adayın katıldığı 2010’daki KPSS Eğitim Bilimleri sınavının iptal edilerek yeniden yapılmasıyla, devletin 9 milyon 111 bin 138 lira 13 kuruş zarara uğradığı belirtilerek, YÖK Denetleme Kurulunun, Genel Yetenek sorularının da sızdırıldığı raporuna rağmen, bu alanın iptal edilmemesiyle sayıları kesin bilinmemekle beraber binlerce kişinin haksız şekilde devlet memuru olduğu da yer aldı.

Soruşturma konusu sınavı, 81 ilden yüz binlerce adayın varlık-yokluk meselesi olarak gördüğü ve sınava aylarca hazırlandığı ifade edilen iddianamede, Anayasa’nın, kamuya atanmayı sağlayan sınavın hakkaniyet ölçülerinde gerçekleştirilmesi görevi verdiği vurgulandı.

Sanıklar arasındaki yakın ilişki

Yüksek net yapan sanıkların çoğunun aynı dershane, okul ve şirket çalışanları veya eş, kardeş ve diğer akrabaları olduğuna yer verilen iddianamede, yüksek net yapan 3 bin 227 adaydan bin 970’i arasında telefon irtibatı, bin 148’i arasında akrabalık bağı bulunduğu, 896’sının karı koca olduğu, 2 bin 690’ının aynı kurum veya firmada çalıştığı belirtiliyor.

İddianamede, bin 136 adayın aynı adresi, 217 adayın ise aynı site veya apartmanı iletişim adresi olarak bildirdiklerine işaret edilerek, 3 bin 227 adaydan bin 175’inin yüksek başarıya rağmen tekrarlanan sınava katılmadığı, sınava katılan 2 bin 52 adayın bin 999’unun ise puanını düşürdüğü kaydedildi.

Terör örgütü yönetmek ve kurmakla suçlananlar

İddianamede, sınav sorularının sanıklara dağıtıldığı kaydedilen Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneğinin Genel Sekreteri Mehmet Hanefi Sözen, eski Rektör Şerif Ali Tekalan ile Cemil Koca, Yusuf Rodoplu, Bülent Sırtaş, Yusuf Hayri Yıldızhan, Ayhan Kelebek, Ümüt Çakıcı, Süleyman Savat, Abidin Pişgin, Kadir Tufan, Ramazan Şahin, Muharrem Öztürk, Nebil Ekiz ve Ramazan Gözel’e “silahlı terör örgütü kurma ve yönetme ile zincirleme biçimde resmi belgede sahtecilik ve kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık” suçlamaları isnat ediliyor ve 36’şar yıla kadar hapisleri isteniyor.

Diğer sanıklara da “terör örgütüne üye olmak, kamu kurumunun zararına zincirleme dolandırıcılık, zincirleme resmi belgede sahtecilik, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, suç delillerini yok etmek, kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği” gibi çeşitli suçlamalar yöneltiliyor.

Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi, iddianameyi kabul ederken, sanıklardan Sözen, Tekalan ve Koca’nın arasında bulunduğu bazıları hakkında yakalama kararı çıkarmıştı. Ancak şu ana kadar bu sanıklardan yakalanabilen olmadı.

Tekalan, Koca ve Sözen, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosunda devam eden “FETÖ/PDY” ana soruşturmasının da şüphelileri arasında bulunuyor. Başsavcılığın talebiyle bu isimlerin yanı sıra Fetullah Gülen ve iş adamı Hamdi Akın İpek’in de arasında bulunduğu 61 kişi hakkında “yokluğunda tutuklama kararı” çıkarılmıştı.

Kaynak: AA (http://aa.com.tr/tr/turkiye/kpss-sorularinin-sizdirilmasi-davasinin-gorulmesine-baslandi/540982)

8 Mart 2016 Salı

680 Hâkim ve Savcı Açığa Alınıyor

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Teftiş Kurulu Başkanlığı, FETÖ/PDY’nin yargı ayağında isimleri tek tek tespit edilen 680 hâkim ve savcı için soruşturma başlattı. İhracı gündeme gelen isimlerin yargılanmaları sağlanacak

En büyük soruşturma

120’si idari yargı ve 560’ı adli yargı olmak üzere toplam 680 hâkim ve savcı için soruşturma başlatıldı. Terör örgütüne üye olmak ve örgütsel eylemde bulunmak suçlarından yürütülen soruşturma kısa sürede tamamlanacak. FETÖ/PDY’nin devlet içerisindeki en büyük yapılanmalarından biri olan yargı ayağına yönelik yürütülen soruşturma genişletildi. Daha önce yasa dışı dinleme ve darbe girişiminde bulunan hâkim ve savcılarla ilgili kararlar alan ve çok sayıda hâkim ve savcıyı meslekten ihraç eden HSYK, bu kez de örgütün yargıdaki diğer uzantıları için harekete geçti. Soruşturma ile yargıda 2 binin üzerinde mensubu olduğu iddia edilen FETÖ’nün büyük darbe alması bekleniyor.


Bulaşmadıkları suç kalmadı

Türkiye'nin 81 ilini de kapsayan çok sayıda HSYK müfettişinin yürüttüğü soruşturma kapsamında hazırlanan raporlar Teftiş Kurulu Başkanlığına iletilmeye başlandı. Raporlarda, örgütsel bağlantıyı ortaya koyan HTS kayıtları, hâkim ve savcıların aldıkları hukuka aykırı dinleme kararları, yargılamalardaki usulsüzlükler, haksız ve şaibeli mal varlığı gibi çok sayıda suça rastlandığı yer aldı.

On binlerce şikâyet

İdari ve adli yargıda yapılan usulsüzler ve örgütsel faaliyetlerle ilgili bugüne kadar on binleri bulan şikâyet dilekçesinin, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı, HSYK kurulları, HSYK Teftiş Kurulu Başkanlığı gibi kurumlara iletildi. Yürütülen soruşturmanın başlangıcını da bu ihbar ve şikâyet dilekçelerinin oluşturduğu ifade edildi. Şikâyetlerden yola çıkan müfettişlerin ortaya koyduğu raporlar doğrultusunda HSYK 2. Dairesi önümüzdeki günlerde kararını açıklayacak.

14 ihraç, 80 açığa alma

17-25 Aralık darbe girişimi sonrası, FETÖ/PDY üyesi başta savcılar Zekeriya Öz, Celal Kara, Muammer Akkaş, Mehmet Yüzgeç ile hâkim Süleyman Karaçöl olmak üzere 14 hâkim ve savcı HSYK tarafından meslekten ihraç edilmişti. HSYK Teftiş Kurulunun hazırladığı raporlar doğrultusunda 80 hâkim ve savcı da açığa alınmıştı. Şu ana kadar görevden alınan ve meslekten ihraç edilen hâkim ve savcıların başta casusluk olmak üzere, darbe girişimi, meslek etiğine aykırı hareket, yasadışı dinleme ve izleme kararı almak, terör örgütü üyeliği ve örgütsel eylemlerde bulunmak gibi çok sayıda suça karıştığı tespit edilmişti.

2 Mart 2016 Çarşamba

Fetullah Gülen’in Kader Yazdığına İnanıyorlar!

STV, Zaman, Aksiyon gibi Fetullah Gülen cemaatine bağlı medya organlarında 21 yıl boyunca muhabir, editör ve haber yöneticiliği görevi yapan, uzun yıllar “Tırsak Taci” tiplemesiyle mizahi yazılar yazan Mustafa Aydın, paralel yapı ve “Tahşiye Kumpası”yla ilgili çok önemli açıklamalarda bulundu. Tahşiye kumpasının Gülen’in vaazından 3 hafta önce Zaman gazetesinin 4. katındaki yönetim bölümünde konuşulduğunu anlatan Mustafa Aydın, cemaat üyelerinin yapıya olan bağlılıklarını sorgusuzca inançlarına bağladı.


“Fetullah Gülen’e biçilen özel manevi rol, cemaatin medya ve bürokrasi içindeki üyelerinin çılgınca sayılabilecek işler yapmasına zemin hazırlıyor” diyen Aydın, “Cemaatin özel bir kesimi arasında dolaşımda olan ve açıktan ilan edilmeyen inanca göre Gülen, ‘kader yazabilen’ bir isim. İnanç böyle olunca bağlılık da sınırsız oluyor. Düşünün Allah’ın mutlak nitelikteki Alîm ve Mürîd isimlerinde tasarruf sahibisiniz. Ve bunu da aslında gizliyor değiller. Bu, Sızıntı dergisinde 23 yıl önce ilan edilen, cemaatin yayınevinde kitabı yayınlanan ve Zaman gazetesinde de dönem dönem hatırlatılan bir inanış. Normal bir cemaat üyesine sorsanız bu durumu asla bilemez” açıklaması yaptı.

Herkül-Mesih ilişkisi

Cemaatin aynı zamanda Gülen’in Mesih olduğu inancına da sahip olduğunu hatırlatan Aydın,“Gülen’in Mesih olduğuna dair inançlarını gizlemiyorlar. Asıl önemli olan Gülen’in vaaz sitesinin ismini Herkül olarak seçmesiydi. Yıllardır devam eden bu gariplik için kimse, ‘Herkül ne demek? Bizim eski bir Yunan tanrısıyla ne işimiz olabilir?’ demedi. Bir Müslüman niçin dini sohbet sitesinin adı olarak Herkül’ü seçer? Yunanistan'da Aynoroz Papazı bir site kursa ve adına ‘Hamza.org’ dese ne kadar absürt olacaksa bu da o kadar saçmadır” ifadelerini kullandı.

Peygamber gibi masum!

Herkül’ün Yunan mitolojisinde “güç”ü temsil ettiğini anlatan Aydın, “Herkül aslında özel insanlara sır olarak açıklanan o bâtınî görüşün özünü oluşturan, “yarı-tanrılık” hâlini sembolize ediyor. Öyle düşünmüyorlarsa niçin Herkül ismini seçtiklerini izah etmeliler. Herkül’le Hıristiyanların algısındaki Mesih aynı özelliğe sahip: İkisi de insan ama aynı zamanda tanrısal özellikleri de var. Böyle olunca sorgulanamaz ve çok güçlü bir konuma ulaşıyorsunuz” şeklinde konuştu. Cemaat üyelerinin Gülen’in yanlış yapabileceğine inanmadıklarını belirten Aydın, şunları söyledi: “Cemaat yazarları aksi şekilde düşüneni münafık, imanı gevşek olarak niteliyor. Cemaatin en önemli ideoloğu Ali Ünal, ‘rehberliğin sorgulanamayacağını’, ‘peygamber vekili’ durumundaki Gülen’in, ‘masum ve masûn’ olduğunu yazdı. İslam’a göre masum ve masûn olan sadece peygamberlerdir. Bu inanış Şiilerin ‘sorgulanmayan’ konumdaki Ayetullahlarına benziyor. Zaten yapının üst kısmının inancı da Bâtınî. Bugün ortaya çıkan icraatlarının ve belli bir kitlenin hâlâ oradan kopamamasının sebebini bu inanış oluşturuyor.”

Sorgularsanız kâfir olursunuz

“Yapının içinde olup da bunu görüp sorgulayabilmek mümkün değil” diyen Aydın, “Sorgularsanız kâfir, münafık, karaktersiz olarak damgalanır ve lanetlenirsiniz” dedi. Aydın, cemaat içinde yer alan kendi halindeki sempatizanların içerideki çelişkiyi sorgulamadıklarını söyleyerek, şu ifadeleri kullandı: “Bir ‘vejetaryen’ derneğe üye olmuşsanız ve her hafta o dernekte ‘mangal partisi’ veriliyorsa, üstelik siz hâlâ içinde bulunduğunuz bu yaman çelişkiyi sorgulamıyorsanız durumunuz vahim demektir. İnsanımız bir cemaat ya da tarikata girdiğinde ‘İslam’a girdiğini’ sanıyor. Hâlbuki İslam’ın yasakladığı pek çok konu bu gruplarda ‘serbest’ olabiliyor.”

JİTEM'i deşifre ettim sürüldüm

Samanyolu TV’de çalışırken kurum içerisindeki bazı önemli isimlerin MGK ve JİTEM’le bağlantılarını deşifre ettiği için Zaman Gazetesi’ne geçmek zorunda bırakıldığını da anlatan Aydın, “Fetullah Gülen’in vaaz kasetleri STV’nin arşivinde muhafaza ediliyordu. Tabii içeriğini o gün için bilmemiz mümkün değildi. O dönem Veli Küçük’ün medyadaki en önemli jokeri olarak kendini lanse eden Tuncay Güney’le irtibatı olan bazı isimlerin, birtakım kasetleri STV arşivinden kurum dışına çıkarttığını tespit ettim. Altunizade 5. katta yaşayan Gülen’e de bu bilgileri bir aracı vasıtasıyla ilettim. Ardından ‘Bunlar çok güçlü. Artık bu binada olmanızı istemiyorlar. Siz en iyisi Zaman Gazetesi’ne geçin’ denildi. Tuncay Güney, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfında da görev yapan bir isim malum; ama sürgün olan bendim! JİTEM’in en tehlikeli olduğu dönemde kendilerini savunan birini mağdur eden bu yapıya olan güvenim o gün tamamen bitmişti.” şeklinde konuştu.

Dumanlı’ya dosyalı tehdit

“Zaman Gazetesinde son 14 yılda editör ve editör yardımcısı olmasına rağmen hiçbir zaman günlük, haftalık, aylık, yıllık yayın toplantılarına katılmam istenmedi” diyen Aydın, “Bu bir ayrımcılıktı tabii; ama benim için de aslında en büyük nimetti. Özellikle son 6 yıl istifa edip ayrılmam için özel bir mobbinge maruz kalsam da bu süreci de sabırla atlattım” diye konuştu. Ekrem Dumanlı’nın darbe sürecinin ilk başlarında direnmek istediğini iddia eden Aydın, “Önder Aytaç ve çetesi onu ‘22 dosyan geldi, bekletiyoruz’ diyerek etkisiz hale getirdi” dedi. Hidayet Karaca'nın mahkemeyi reddedip ifade vermediği için tutuklandığını hatırlatan Aydın, şu açıklamalarda bulundu: “Dumanlı’dan da mahkemeyi reddetmesi, ifade vermemesi ve hapse girmesi istenmişti. O bunu kabul etmedi. Avukatlarının ısrarına rağmen ifade verip ‘Ben gazetecilik yaptım. Kendimi savunurum. Diğerleri de kendisini savunsun’ diyerek Gülen dâhil diğer tüm zanlıları yalnız bırakmış oldu. Sızdırılan 2,5 dakikalık ifade videosunda bu apaçık görülebiliyor. O görüntüden sonra gazetenin başında kalamayacağını anladım.”

Umutları mayıs darbesi

Paralel yapının tek umudunun mart-mayıs arası çıkmasını istedikleri kaos ve ardından gelecek darbe olduğunu kaydeden Mustafa Aydın’a göre, Erdoğan’ın ölmesini, Türkiye’ye NATO ve BM’nin müdahale etmesini dua ederek isteyen cemaat üyeleri mevcut. Aydın, yapıdan korkmadan açıklamalarda bulunmasının nedenini ise şu sözlerle anlattı: “Hâlâ darbe ve kaos projesi içinde olmasalar, HDP-PKK-PYD’yi son süreçte korumasalar, nasıl olsa adli süreç devam ediyor deyip yine konuşmayabilirdim. Herkesin hayatı pahasına bu darbe kumpasına karşı çıkması, bu tezgâha dâhil kim varsa deşifre edilmesi gerekiyor.”

Eyüp Can Soros’un adamı

Zaman Gazetesinde yıllarca birinci sayfa editörlüğü yapan Aydın, gazetenin tamamının her gün faks veya mail yoluyla Gülen’e gönderildiğini söyledi. Aydın, “Aksiyon Dergisinde ise işlerin başına, ‘Muhterem Efendim’ diye yazarak o hafta girilmesi muhtemel kapak ve dosya konularını arz eder, tensiplerini beklerdik” dedi. “Gazetede birinci sayfa editörüyken Ekrem Dumanlı ve Eyüp Can’a Soros ve TESEV'in Türkiye’de yapmak istedikleri şeyi, ‘Ilımlı-Protestan İslam Projesi’ni, bu projenin başındaki isme prim vermemek gerektiğini bütün editörlerin huzurunda yayın toplantısında söyledim” diyen Aydın, “Gidip de bunun dedikodusunu başka bir yerde yapmadım. Yapsam, fitneye yol açsam bir gün tutmazlardı. Ama o günden sonra da eski samimiyet bir anda bitiverdi” dedi. Aydın o dönem gazetenin 2 numarası olan Eyüp Can’ın daha sonra Soros Vakfı’nın Türkiye'deki 3 isminden biri olduğu ortaya çıkınca alelacele görevden ayrılmak zorunda kaldığını iddia etti.

Amaç Erdoğan’ı tasfiye etmekti

Mustafa Aydın, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının amaçlarını ise şöyle açıkladı: “Balyoz ve Ergenekon operasyonlarının amacı önce askeriye içindeki ulusalcı olarak adlandırılan ekibi tasfiye edip boşalan yerlere cemaat üyelerini doldurmak; daha sonra da 7 Şubat MİT krizi ve 17-25 Aralık’ta ortaya çıktığı gibi Erdoğan’ı tasfiye etmekti. Balyoz’a zemin oluşturan bazı belgelerin sahte olduğu ortaya çıktığında mağdur olanların itibarı iade edilecek; ama istenen dönüşüm de askeriye, bürokrasi ve son olarak siyasette sağlanmış olacaktı.”

Onlar terörist onlarla görüşme!

Tahşiye Yayınevi çevresine kurulan kumpasın şahidi olduğunu davet edilmesi şahitlik de edebileceğini ifade eden Mustafa Aydın, “Bu küçük Nur cemaatinde eskiden Yeni Asya gazetesinde birlikte çalıştığım insanlar var. Zaman Gazetesi Yayın Danışmanı Hamdullah Bayram Öztürk tarafından ilk önce 1996 yılının aralık ayında dolaylı olarak uyarıldım. 2009 yılının Mart ayında ise bu kez bu insanların terörist olduğu ve görüşmemem gerektiği şeklinde uyarı geldi” dedi. Aydın, “İlahiyat kökenli biri olan bu şahsın bu ikazından bir-iki gün sonra Zaman binasına Tuncay Opçin ve Mehmet Baransu da geldiler. İkisi de Aksiyon döneminden mesai arkadaşım olduğu için, ‘Hamdullah Bey, Muşlu Muhammed Hoca’nın terörist olduğunu söylüyor. Bu insanların çoğunu tanıyorum. Nereden çıktı şimdi bu?’ diye sorduğumda, ikisi birden, ‘Abi o insanlarla görüşme, uzak dur, onlar El Kaideci, silahlı terör örgütü’ dediler. Bu iki ismin de o güne kadar hiçbir yerde habere konu olmamış, adları sanları bugün bile bilinmeyen küçük bir grup hakkında bu kadar net kanaat sahibi olmaları çok şaşırtıcı idi” açıklaması yaptı. Öztürk'ün, kendisine “Mehmet Doğan, Muş’taki çiftliğinde silahlı eğitim veriyordu” dediğini aktaran Aydın, bu ikazla şoke olduğunu ifade ederek şöyle konuştu:

İzlendiğimi anladım

“Hamdullah Öztürk’e, ‘İddianızı kabul etmiyorum. Elinizde savcı, polis ve jandarma gücü var. Eğer dediğiniz gibi o şekilde bir eğitim varsa, zaten baskın yapar yakalatabilirdiniz’ dedim. Öztürk dün sosyal medyadaki açıklamalarım üzerine 2009 yılı Mart ayında beni ikaz ettiği 4. kattaki görüşmeyi reddetmedi. Sadece bu kumpasın arkasında olmadığını iddia etti. Kendisine benim o gruba yakın bazı insanlarla görüştüğümü, daha sonra Fetullah Gülen’in konuşmasında ve Tek Türkiye dizisinde ileri sürülen aynı iddiaları nereden bildiğini sordum. Cevap vermedi. Benim her cemaat ve gruptan arkadaş çevrem var. Tahşiye Yayınevi çevresindeki insanlar 30-35 yıllık eski mesai arkadaşlarım. Uyarıldığım an izlendiğimi de anladım.”


Yolsuzluk yapan bizden mi değil mi?

17-25 Aralık darbe süreciyle ilgili de konuşan Aydın, “Biz yolsuzluğu ortaya çıkardık, iktidar bu yüzden bizi tasfiye ediyor şeklinde ezber var. 21 yıl boyunca ne Samanyolu’nda ne de Zaman Medya Grubu’nda yolsuzluklara karşı ilkesel bir karşı çıkma asla görmedim. Böyle bir haber geldiğinde sadece ‘bizden mi, değil mi?’ ona bakılır. Ataşehir Buzz Rezidance’la ilgili ilk dosyalar 2012’de Zaman’a gelmiştir ve ilgili haber sayfadan çıkarılmış, ardından bu şirketten reklam alınmıştır. Aynı şey Zekeriyaköy’deki eski füze arazisiyle ilgili konuda da böyle oldu. Önce haberler girildi, ardından haberlere son verilip o şirketten reklam alındı” ifadelerini kullandı.

20 Şubat 2016 Cumartesi

FETÖ/PDY’ye İnat Akademiye Devam...

Önceki paylaşımlardan görüleceği üzere, Erciyes Üniversitesinde akademik hayatın kapısını aralama girişimimle birlikte FETÖ/PDY’nin “nurlu” ışığının yüzüme çarpması aynı zamana rastlar. Nitekim bir yandan Erciyes Üniversitesinde yarım kalan yüksek lisans serüvenimi devam ettirmek bir yandan da akademik hayata ısınmak için yaptığım girişimler sonraki dönemde de FETÖ/PDY’den nasibini almıştır.

Erciyes Üniversitesindeki süreci ayrıntılı şekilde özetleyen ve Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü ile Hukuk Fakültesi Dekanına hitaben yazılan şu dilekçe (o tarihte Dekan İsmail Kayar Bey’in telefonla aramasını saymazsak) yine cevapsız bırakılmış; hem bu dilekçedeki tespit ve değerlendirmelerim hem de son derece ciddi iddialarım ise “bildik” sessizlikle yok sayılmıştı.

Ancak şunu da bu vesileyle belirtmek gerekir ki Erciyes Üniversitesindeki yüksek lisans tecrübesi herkes için benimki gibi zor ve zahmetli olmamıştı. Nitekim öğretim üyelerinin özel ve yakın ilgisine mazhar olup süreci zorlanmadan tamamlayan şanslı arkadaşlarımız olduğunu da belirtmek gerekir. Bu şanslı öğrencilerden birisi de öğretim üyelerinin kendisine “abi” diye hitap ettiği “Nevzat Sönmez” adlı emniyet mensubu bir arkadaşımızdı. Yüksek lisansını başarıyla(!) tamamladığını tahmin ettiğim bu arkadaşımızın “Polisler için Anayasa Hukuku” adlı bir kitap yazdığını, yıllar sonra Sayın Kemal Gözler Hoca’nın “Örnekleriyle Usûlsüz Alıntı Sorunu” adlı kitabında bir bölüme konu olması vesilesiyle öğrenmiş ve ilgili bölümü buruk bir tebessümle okumuştum.

9 DERSTEN SADECE 1 MUAFİYET

Erciyes Üniversitesindeki sürecin sona ermesiyle birlikte yüksek lisans serüvenim başa sarmış ve Selçuk Üniversitesinde sil baştan yeni bir süreç başlamıştı. Ne yazık ki burada da anlaşılmaz şekilde beni hedefe koyarak zorluk ve engel çıkaranlar oldu ise de münferit bazı sorunlarla süreci yüz akıyla atlatmayı/tamamlamayı başarmıştım. Nitekim daha sürecin en başında, Erciyes Üniversitesinde başarıyla tamamladığım 9 dersin hiç değilse 4’ünden “muaf” olma isteğim, o dönemde Hukuk Fakültesinin Kamu Hukuku Bölüm Başkanı olan Yavuz Atar tarafından kabul edilmemiş, sadece bir dersten muafiyet tanınmıştı. Aynı zat, zaman içerisinde “nedensiz ve anlamsız” biçimde bana yönelik bariz tepkisel tavırlar içerisine girmiş ve nihayet yılsonu sınavında diğer öğrencilere cömertçe dağıttığı puanları benden esirgeyerek “60” puanla ve sadece o dersten (Malatya’dan Konya’ya) bütünlemeye gitme zevkini bana yaşatmıştı. İlginç olansa halen Yüksek Öğretim Kurulu Başkanvekili olan bu zat da yazdığı bir kitabıyla Sayın Kemal Gözler Hoca’nın ilgi alanına girmiş ve “Yavuz Atar’ın Türk Anayasa Hukuku İsimli Kitabı Hakkında Bir Eleştiri” adlı kitabın konusu olmuştu.

İLGİNÇ BİR SINAV SORUSU

Selçuk Üniversitesindeki yüksek lisansım sırasında karşılaştığım ilginçliklerden birisi de “uluslararası hukukta kuvvet kullanma” adlı dersin yılsonu sınavındaki (yanlış hatırlamıyorsam) en az 80 puanlık bir soru idi. Dersin öğretim üyesi Mehmet Akif Kütükçü, o günlerde gündemde olan “Mavi Marmara” olayıyla ilgili bir soru seçmişti ve buraya kadar bir tuhaflık yoktu. Ancak, seçilen soru şu şekildeydi: “Fetullah Gülen Hocaefendi’nin Mavi Marmara olayı ilgili açıklamasını uluslararası hukukta kuvvet kullanma açısından değerlendiriniz.”

Bu soruyla birlikte, kamuoyunun bir din adamı olarak tanıyıp bildiği Fetullah Gülen’in aynı zamanda, uluslararası hukukta kuvvet kullanma konusunda, kamu hukuku yüksek lisansındaki bir derste sınav sorusu olacak ölçüde derin bir entelektüel birikime sahip olduğu da (!) ortaya çıkmış oluyordu. Özellikle bu soruyu doğru cevaplamadan dersi geçme imkânı olmaması da dersin öğretim üyesinin “Hocaefendiye” atfettiği önemi göstermesi açısından ilginçti.

3 KEZ ENGELLENEN VE HER SEFERİNDE (NEREDEYSE) YENİDEN YAZILAN MAKALE

Kuşkusuz, eğer inat derecesinde bir ısrarla akademik hayatın kapısını zorlamamış olsam, epeyce gecikerek başladığım bu serüven daha en başından hüsranla sonuçlanabilirdi. Nitekim yine bu dönemde yazdığım bir makale, önce Selçuk Üniversitesine, sonra İnönü Üniversitesine, daha sonra ise Gazi Üniversitesine takılmış; ancak ben yılmayarak aynı makaleyi dördüncü kez yazıp hakem incelemesinden geçmesini sağlayarak Türkiye Barolar Birliği Dergisinde yayımlatma kararlığını göstermiştim.


Bu süreçte özellikle İnönü Üniversitesinde Hayri Keser’in dudak uçuklatan “hakemlik” denemesi, ardından Gazi Üniversitesinin güya “kör hakemlik” sistemiyle makalemi “adım açık şekilde” hakeme göndermesi gibi tuhaf uygulamaları, şahsıma karşı müşterek bir hareket tarzı belirlendiğinin işaret fişekleri olarak yorumlamak hiç de zor değildi. Nitekim Gazi Üniversitesinin o tarihteki Hukuk Müşaviri Adem Gelir’e yazılan ve Hukuk Fakültesi Dekanı M. Fadıl Yıldırım ile öğretim üyeleri Bülent Yavuz ve Murat Sezginer’e de gönderilen şu mesaj, her zaman olduğu gibi bildik sessizlik ve tepkisizlikle karşılanmıştı.

19 Şubat 2016 Cuma

Gülen’in Haber Sızdıran Bir Ekibi Hâlâ Faaliyette

Kaynak Holding Yönetim Kurulu Başkanı İmran Okumuş, “Herhalde (Fetullah Gülen’in) haber sızdıran bir ekibi hala faaliyette. Biz atanmadan önce 30 milyon lira Hollanda’ya kâr payı adı altında kaçırılan bir para var. Onun dışında haber almışlar, şirketlere alternatif şirketler kurmuşlar; 7 şirkete sadece Kaynak Holding bünyesinde diye kâr payı dağıtmışlar; okul, yurt ve şirket binalarını satışa çıkarmışlar" dedi.

Okumuş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kaynak Holding’'e mahkeme tarafından 7 kişinin kayyum olarak atandığını anımsatarak, göreve geldiği ilk dönemde holdingde karşılaştığı yöneticiler için “bu kadar yalan söyleyen bir insan topluluğunu hayatımda görmedim” ifadelerini kullandı.

Söylediği her şeyin belgesi bulunduğuna dikkati çeken Okumuş, bu konudaki sorumluluğunun hukuken de manevi olarak da farkında olduğunu vurguladı.


Holding bünyesinde otomotiv dışında hemen her alanda faaliyet gösteren 58 şirket olduğunu anlatan Okumuş, incelemeler sırasında yayın ve enerji grubundaki farklı illerde bulunan bazı şirketlerin, kamudan iş alabilmek amacıyla Ankara’ya taşındığını tespit ettiklerini bildirdi. Holdinge bağlı Türkiye’nin birçok yerinde yayın evleri, gıda, tekstil ve ulaştırma sektörlerinde şirketler bulunduğunu ifade eden Okumuş, “Sadece otomobil üretilmiyor. Diğer her şey var. Her gün bir maske çıkartıyoruz. Şirket sayısı daha da artabilir” diye konuştu.

Şirketlerin sahibi yok

Okumuş, bu şirketlerin “sahibinin olmadığına” işaret ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Herhalde (Fetullah Gülen’in) haber sızdıran bir ekibi hala faaliyette. Biz atanmadan önce 30 milyon lira Hollanda’ya kâr payı adı altında kaçırılan bir para var. Onun dışında haber almışlar, şirketlere alternatif şirketler kurmuşlar; 7 şirkete sadece Kaynak Holding bünyesinde diye kar payı dağıtmışlar; okul, yurt ve şirket binalarını satışa çıkarmışlar. Mizan Eğitim Kurumu 11 Şubat'ta bize devroldu. Şirketin o dönemdeki yöneticilerini davet ettiğimde verdikleri bilgi, ‘Bu şirket zarar ediyordu, dershaneler kapanma noktasına geldiği için binayı satma kararı aldık. 20 milyon lira da teklif aldık’ şeklinde. Şirketin 1,4 milyon lira borcu varmış. Borçtan sonra kalan 18,6 milyon lirayı kim alacak? Şirketin kâğıt üzerindeki ortakları sermaye aktarmamış. O zaman bu paranın sahibi yok. Bu şirketler bu milletin şirketleridir.”
NT’nin Almanya ve Hollanda'da isim hakları devredilmiş

Okumuş, Holding bünyesinde sağlık sektöründe faaliyet gösteren bir şirket için mülk satışlarıyla ilgili görüşmelerin yapıldığını, hatta şirketin tüm hisselerinin satışıyla ilgili Japonya’da bir firmayla anlaşmaya varıldığını tespit ettiklerini bildirdi. Okumuş, “Biz atandık ve durdurduk bu satışı. Gerçek sahipleri yok bu şirketlerin, bunlar milletin şirketleri. Ortaklar Kurulu adı altında açıklama yapıyorlar. ‘Bu ortaklar kim, bunları tanımak istiyorum?’ diyorum, ses yok. Türkiye’de değillerse istedikleri yere de giderim” ifadelerini kullandı.

NT’nin şu anda 7 ülkede faaliyette bulunduğunu anlatan Okumuş, mahkeme kararıyla yönetime gelmeden önce NT’nin Almanya ve Hollanda’da isim hakkının devredildiğini kaydetti. Okumuş, “Kaçırdıkları birçok şey var. Bunları inceliyoruz” diye konuştu.

İngiltere'deki vakıflara 6 trilyon bağış var

Holding’in nakit akışlarını incelediklerini belirten Okumuş, şöyle devam etti:
“Gazeteciler ve Yazarlar Derneğine düzenli olarak aylık 100 bin lira bağışın yanı sıra Japonya ve İngiltere’de vakıflara bağış gibi 2015 yılında yaklaşık 6 trilyon lira bağış var. Yurt dışı ve Türkiye içinde bağışlar var. 2015 yılında İspanya’da sanal oyun için anlaşma yaparak 12 milyon lira göndermişler. Ama ortada oyun filan yok. Hiçbir şey yapılmamış. Samanyolu TV’ye geçen yıl sinema filmi anlaşması yapılmış; iki ayrı 5’er milyon liralık ödeme yapılmış ama ortada film de yok.”
Hiçbir iş yapmayan imamlar yüksek maaşlara bağlanmıştı

Kaynak Holding bünyesinde 5 binin üzerinde mavi yakalı olmak üzere 11 bin 300 kişinin çalıştığını kaydeden Okumuş, bunların çoğunun asgari ücretli olduklarını söyledi. İmran Okumuş, şunları kaydetti:
“Asgari ücretle çalıştırılan bu insanlardan servis ücreti olarak Avrupa yakası için 35 lira, Anadolu yakası için 55 lira para kesiliyor, gazetelere zorunlu abone yapılıyordu. Aynı yönetim geçen yıl şubat-mayıs arasında ‘tasarruf tedbirleri’ adı altında bir kararla bin 30 kişiyi işten çıkartıyor. Sonra aynı ekip, bu yönetim geçen yıl kasım ayı başlarında biz atanmadan bir hafta önce 19 yöneticisine 125’er bin lira ödeme yapıyor. Zarar eden, tasarruf için işçi çıkaran bir şirket nasıl prim ödeyebilir? Susturucu satın aldılar. Normal maaş verdiği bir genel müdüre bu primi neden veriyor? Bu insanlardan neyi gizlemeleri istendi? Sadece bir dava için 400 bin lira alan avukatlar var. 7 avukat, 1 milyon liranın üzerinde ücret almışlar.”
Gülen’in kardeşi iş yapmadığı halde 48 bin lira maaş alıyor

Holding bünyesinde birçok imamın hiçbir iş yapmadığı halde yüksek maaşlara bağlandığını belirten Okumuş, “Bu imamların tamamının iş akdini feshettik. Göreve geldiğimiz ilk gün genel müdürlerin istifasını aldık. Gülen’in İzmir’de yaşayan kardeşi Mesih Gülen hiçbir iş yapmadığı halde danışman olarak aylık 48 bin lira, yeğeni Kubbettin Gülen ise aynı görev için 6 bin 900 lira ücret alıyordu. İşlerine son verdik. Toplam 355 kişiydi, birçoğu kendisi istifa etti, birçoğu yurtdışına kaçtı. O an belirlediğimiz 182 tanesinin iş akdini feshettik. Genel müdürlerin ortalama brüt maaşları 9 bin 600 liraydı. 700 bin lira gibi bir rakam toplam. Bunlar hiçbir iş yapmayan insanlar, sadece onlara hizmet etmiş ‘abi’ konumunda kişiler” değerlendirmesinde bulundu.

Yöneticilerin başarısız olmasını istemişler

İmran Okumuş, personel alımlarının ve iş ilişkilerinin Paralel Devlet Yapılanması’nın talebi doğrultusunda gerçekleştirildiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
“Kendi ağlarını örmüşler. Sadece duvarlar yok. Maske kullanmışlar. Bu maskeleri bir bir söküyoruz. Ticarethane değil 'insanhane'. Yöneticilerin başarısız olmasını istemişler. ‘NT’den alışveriş yapmayın, Sürat ile çalışmayın, Nüans Turizm ile seyahat etmeyin’ şeklinde konuşmuşlar. Sızıntı dergisinin abone sayısı 2014 yılında 721 bin, 2015 yılında 520 binken 2016 yılında ise sıfır. Bu abonelik değildi, havuzda toplanan para. Sızıntı dergisi bu örgütün ‘himmet toplama aracı’ olmuş. Demek ki talimat geldi ‘abone olmayın’ diye, abone olmadılar.”

18 Şubat 2016 Perşembe

Öğretmen Olamayanı Doçent Yaptılar

FETÖ/PDY konusunda soruşturma yürüten Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı (YÖK) büyük bir skandalı ortaya çıkardı. 2010 KPSS’de kopya çeken ve öğretmen olamayan FETÖ/PDY üyelerinden 100 kişinin, üniversitelere ve çeşitli idari kadrolarına doçent, memur ve uzman olarak yerleştirildiği tespit edildi.

2010 Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) Eğitim Bilimleri Sınavı’nda kopya çekerek tam puan alan 3 bin 227 kişinin, sınavın kısmen iptal edilmesiyle öğretmenlik hayallerinin suya düşmesi üzerine paralel yapının, yeni bir kurguyu devreye soktuğu tespit edildi.

Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının, (FETÖ/PDY) öğretmen yapamadığı 100 örgüt üyesini çeşitli üniversitelere uzman, araştırma görevlisi, öğretim görevlisi, hatta FETÖ/PDY üniversitelerinden hızlı bir şekilde doktora almalarını sağlayarak yardımcı doçent olarak yerleştirdiği bildirildi.

YÖK ortaya çıkardı

Skandal, FETÖ/PDY konusunda soruşturma yürüten Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı (YÖK) tarafından ortaya çıkartıldı. Üniversitelere daha önceden atanan FETÖ/PDY’ye yakın rektörlerin genelde hukuki kılıflar uydurarak yapmış olduğu eleman alımlarındaki usulsüzlükleri araştıran YÖK, ilginç bir sonuçla karşılaştı. FETÖ/PDY, 2010 KPSS sınavında öğretmen olabilmeleri için çaldığı soruları sızdırdığı elemanlarını, bu amaç gerçekleşmeyince kimsenin aklına gelmeyecek başka kurumlara yerleştirme tedbiri kapsamında üniversitelere eleman olarak yerleştirmeye başladı. YÖK bünyesinde yapılan araştırma, söz konusu sınavda kopya çeken FETÖ üyelerinden 100 tanesinin çeşitli üniversitelere yerleştirildiğini ortaya çıkardı. Bu çerçevede üniversitelere 8 yardımcı doçent, 22 öğretim görevlisi, 27 araştırma görevlisi, 5 okutman ile memur ve uzmanlar olmak üzere 100 kişiyi devlet ve vakıf üniversitelerine yerleştirdi.

FETÖ/PDY’ye yakın olarak bilinen üniversiteler

Ülkemizde 193 üniversite bulunuyor ve bunlardan 109’u devlet, 76’sı vakıf, 8’i ise vakıf Meslek Yüksek Okulu olarak faaliyet gösteriyor. Kopya olayına adı karışan ve vakıf üniversitelerinde istihdam edilenlerin tamamının ise FETÖ/PDY’ye yakın olarak bilinen üniversitelerde işe alınması dikkat çekiyor.

2010 KPSS soruşturmasına bakan Savcı Yücel Erkman tarafından hazırlanan iddianame, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İddianamede, çalınan soruların dağıtıldığı Turgut Özal Üniversitesinin öğretmen olamayarak mağdur olan FETÖ/PDY yandaşlarına sahip çıkıp 9 kişiyi işe başlatması dikkat çekiyor.

Soruşturma kapsamında, devlet üniversitelerine yerleşen kişilerin de FETÖ/PDY’ye yakınlıkları bilinen rektörlerin bulunduğu üniversitelere yerleştirilmiş olması, kopya olayına karışanların FETÖ/PDY üyesi olma yönündeki delillerini güçlendirdi. FETÖ/PDY üyelerinin Çanakkale 18 Mart, Dicle, Gazi, Çukurova, İnönü, İstanbul Medeniyet, Selçuk, Süleyman Demirel ve Yıldız Teknik üniversitelerinde yoğunlaştığı görüldü. Bu sayede öğretmen olarak atanma hedeflerine ulaşamayan elemanların örgüt içi dayanışma ile farklı şekilde sahiplenilmeleri ve istihdam edilmiş olmaları Savcı Yücel Erkman’ın elini daha da güçlendiren bir unsur olarak ortaya çıktı.

Kopyacı karı-koca öğretim görevlisi

2010 KPSS’de çalınan sorularla üniversitelere yerleştirilen FETÖ/PDY üyeleri ile ilgili bilgiler şöyle: S.G. Fatih Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’ne yerleşirken eşi F.G. ise Yıldız Teknik Üniversitesi Türkçe Eğitim Bölümü’ne yerleşmiş. Aile boyu çözüm üreten FETÖ/PDY, M.Y. ve G.Y.’yi ise Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’na vergi ve muhasebe uygulamaları bölümüne öğretim görevlisi olarak atayıvermiş. S.Ş. Dokuz Eylül Üniversitesine memur olarak atanırken eşi M.Ş. Şifa Üniversitesinde işe başlatılmış. E.Ö. ve A.Ö. ise İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne yerleştirilen şanslı çiftlerden.