22 Mayıs 2018 Salı

Kamu Denetçiliği Kurumunda (KDK) Kaybolan Bir Dilekçe

01 Ağustos 2016 tarihinde Kamu Başdenetçisi M. Nihat Ömeroğlu'na gönderilen ve teslim edilen ancak daha sonra akıbeti sorulduğunda kaybolduğu/kaybedildiği anlaşılan bir dilekçe...


Sayın Kamu Başdenetçisi,

Yıllar önce genç bir hukuk öğrencisiyken “ombudsmanlık” kurumunu ilk kez duyduğumda Türkiye için ne kadar uzak bir ihtimal olduğunu düşünüp hayıflanmıştım. Yıllar sonra ise bu kurumun Kamu Denetçiliği olarak Türkiye’ye kazandırılmasına hem sevinmiş hem de heyecan duymuştum.

Meslek hayatı boyunca duyarlı ve sorumlu bir vatandaş olarak, birey kadar devletin de hukuk(l)a bağlı olmasını arzu eden, hukuk devleti ilkesinin ise ancak açık, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışıyla kâğıt üzerinden yaşama geçebileceğine inanan bir birey olarak, karşılaştığım her tür haksız ve hukuk dışı uygulamaya elden geldiğince karşı koymayı ve tepki göstermeyi kendime şiar edinip bunu önemli bir sorumluk ve ödev olarak kabul ettim.

Nitekim daha stajyer bir avukatken cumhuriyet başsavcısının hukuk dışı eylem ve işlemlerini Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna şikâyet etmekten imtina etmediğim gibi, 28 Şubatın en sıcak günlerinde ise Genelkurmay Başkanlığına bir tepki yazısı kaleme almakta (çevremin tüm kaygı ve itirazına rağmen) bir sakınca görmedim.

İlginçtir ki tüm bu girişimlerin sırasında, o tarihlerde varlığı bilinmeyen “Paralel Devlet Yapılanması” olarak da adlandırılan “Fetullahçı Terör Örgütü” (FETO/PDY) mensuplarının da hukuk dışı eylem ve işlemlerine karşı sert tepkiler gösterip girişimlerde bulundum. Kuşkusuz bunu yaparken ne bu yapıya ne de muhatapların mensubiyetine dair bir bilgiye sahip değildim. Zaten benim yaptığım da yukarıda belirtildiği gibi ilkesel düzeyde tepki ve hak arama faaliyetinden ibaretti. Ancak, birçoğu üst düzey kamu görevlisi olan muhataplarımın son derece sert eleştiri ve tepkilerim karşısında akıl almaz bir sessizliğe bürünmeleri bana tuhaf ve şaşırtıcı gelmekteydi.

Ne var ki yıllar sonra, 2015 yılının Ocak ayına gelindiğinde bu sessizlik ve tepkisizliğin nedeni ortaya çıkmış ve o dönemde öğretim görevlisi olarak bulunduğum Turgut Özal Üniversitesi, bunun “hesabını” bana ödetmenin ilk adımını atmıştı. Gerçekten de 21 Ocak 2015 tarihinde başlayan süreçle birlikte başta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere Uyuşmazlık Mahkemesi, Ankara Emniyet Müdürlüğü, Ankara Bölge İdare Mahkemesi, Ankara 10. İdare Mahkemesi, Ankara Barosu, Yüksek Öğretim Kurulu, Sosyal Güvenlik Kurumu, PTT, Vakıfbank, Başbakanlık Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu, Kırklareli Üniversitesi, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Vergi Dairesi Başkanlığı gibi birçok kamu kurum ve kuruluşunda olağan sayılmayacak eylem ve işlemlerle karşılaşmaya başlamıştım. Elbette ki tüm bunlara karşı sessiz kalmayarak hemen hepsiyle ilgili olarak ihbar, şikâyet ve suç duyurusu gibi yasal girişimlerde bulunduysam da bu başvurularımın neredeyse tümü akamete uğratılmış ve şimdiye kadar da (epeyce geciktirilerek) açılan bir ceza davası dışında bunlardan bir sonuç almak mümkün olmamıştır.

Yine bu süreçte hakkımda ciddi bir yıldırma ve yıpratma faaliyeti uygulayan Turgut Özal Üniversitesine çok sayıda bilgi edinme başvurusu yapılmışsa da dilekçelerin “kayıt tarihi ve sayısı” gibi sıradan bir bilgi bile tarafımla paylaşılmamış; Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kuruluna yapılan itiraz başvurularım da sonuçsuz kalmıştır.

İşte 04 Nisan 2016 tarihinde tüm bu olumsuzluklara karşın son derece iyimser önyargılar ve beklentilerle Kurumunuza ilk şikâyet başvurumu yaptıysam da ne yazık ki Kurumunuzda da şaşırtıcı biçimde aynı akıbetle karşılaştım ve nitekim aradan geçen dört aya rağmen tam da Turgut Özal Üniversitesinin arzu ettiği gibi hiçbir şikâyetim sonuçlandırılmadı. Hiç kuşkusuz sonuçsuz kalan (muhtemelen savsaklanan) bu şikâyetler kadar Kurumunuzda karşılaştığım kimi tavır ve uygulamalar da beni sükûtu hayale uğrattı.


Gerçekten de ilk başvurumdan birkaç ay sonra, Mayıs ayı içerisinde, Kurumunuzdan telefonla aranmam üzerine kimin tarafından arandığımı tespit etmek için şikâyetlerimi inceleyen uzmanlarınıza tek tek ulaşarak yaptığım görüşmeler sırasında, Kurumunuz uzmanı (veya yardımcısı) İdris Mermi ile yapılan görüşmede, ilk şaşkınlık yaşanmış ve “idarenin reddettiği talebimle ilgili olarak yeniden idareye başvurmadan neden Kurumunuza başvurduğum” gibi tuhaf bir soruyla karşılaşılmıştır. İlginç olansa bu görüşmede, söz konusu şikâyetle ilgi bana telefonla ulaşılmasını gerektiren hususun ne olduğu anlaşılamamıştır.

Öte yandan yukarıda bahsedilen Turgut Özal Üniversitesiyle ilgili (04 Nisan 2016 tarihli) ilk şikâyetimin akıbetini öğrenmek maksadıyla ulaştığım Kurumunuz uzmanı Ersan Özgür ile yapılan görüşmede ise benim ciddi ve önemli bir içeriğe sahip olduğunu düşündüğüm şikâyetimin, adı geçen uzmanınız tarafından adeta gereksiz bir yük olarak görüldüğü ve neredeyse hiç incelenmediği izlenimi edinilmiştir. Nitekim adı geçen uzman, bu bilgi edinme başvurularını yapma sebebimi merak edip sorgulamış ve ayrıca Turgut Özal Üniversitesi rektör yardımcısı hakkındaki disiplin cezası talebimin de “anlamsız” olduğunu ima etmiştir. Ne var ki tüm bu olumsuz izlenime rağmen, bu ilgisizliğin iş yüküyle ve şikâyetin kapsamlı olmasıyla ilgili olabileceği düşünülerek adı geçen uzmanın isteği üzerine ekteki tablo hazırlanarak kendisine e-posta yoluyla gönderilmiştir. Ne var ki bir örneği de şahsıma ait bilgi@asilbay.com adresine gönderilen ve sorunsuz şekilde bana ulaşan bu e-posta, her nedense ersan.ozgur@ombudsman.gov.tr adresine teslim edilememiştir.

Önemle belirtmek isterim ki Kurumunuzun beni en çok şaşırtan ve anlamakta güçlük çektiğim bir diğer uygulaması ise cevapsız bırakıldığı yahut yok sayıldığı (meşgule alındığı) halde hem ev hem de cep telefonumun iki hafta içerinde en az 15-20 kez aranmış olmasıdır. Gerçekten de:
  • 14 Temmuz 2016 günü saat 17.00 ile 18.30 saatleri arasında tam 6 kez,
  • 15 Temmuz 2016 tarihinde 2 kez,
  • 26 Temmuz 2016 tarihinde birisi saat 17.00 sularında olmak üzere 3 kez, 
  • 27 Temmuz 2016 tarihinde ise birisi sabah saat 9.30’da olmak üzere 4 kez
ısrarlı şekilde aranmamın makul bir açıklaması olduğu sanılmamaktadır. Ayrıca bu aramalar için sabahın erken sayılabilecek bir saatinin veya mesai sonrasının niçin tercih edildiği ise bilinmemektedir. Ancak ilginç biçimde bu yoğun arama trafiğinden sonra, 27 Temmuz 2016 günü Kurumunuz uzman yardımcısı Onur Ördek’ten ekte örneği olan bir e-posta mesajı alınmıştır. Bu mesajda ise tarafımdan ne talep edildiği belirtilmemiş; aksine Kurumunuzu telefonla aramam istenilmişse de bu istek, ciddi ve doğru bulunmadığı için gereği yerine getirilmemiştir.

Ne var ki aynı gün, bu mesajdan kısa bir süre sonra, yeniden telefonla bana ulaşılmaya çalışılınca bu kez ekteki mesaj yazılmak suretiyle uzmanınız uyarılmıştır. Bunun üzerine adı geçen tarafından yazılan mesajda, telefonla ve e-posta ile ulaşmanın “basit, hızlı ve daha az masraflı olduğu” için Kurumunuzca uygulanan “mutat” bir usul olduğu ifade edilmiştir. Hiç kuşkusuz e-posta açısından son derece doğru ve isabetli olan bu açıklamanın “telefon” açısından kabul edilmesine imkân ve ihtimal yoktur. Zira resmi olarak kayıt altına alınmamış bir telefon görüşmesinin hukuki herhangi bir değeri olmadığı gibi mesai saatleri dışında yahut erken saatlerde ev ve cep telefonunun ısrarlı şekilde aranması da Türk Ceza Kanunu kapsamında (m. 123) suç teşkil eden bir fiil olarak bile telakki edilebilir.


Bu vesileyle yeri geldiği için belirtmek gerekir ki 01 Ekim 2015 tarihinde Turgut Özal Üniversitesi tarafından son derece haksız ve dayanaksız biçimde sözleşmem feshedilirken yaklaşık bir ay boyunca göreve gitmediğim iddiasına dayanıldığı ve hakkımda tutanak tutulduğu ileri sürüldüğü halde ne bu tutanaklar tarafıma tebliğ edilmiş ne de e-posta veya posta yoluyla “yazılı” hiçbir bildirim yapılmamıştır. İlginç olansa bu işlemin iptali için açılan davada adı geçen Üniversite tarafından “bana telefonla ulaşılamadığı” savunmasının yapılmış olmasıdır. Yine benzer şekilde Vakıfbank’la yaşadığım hukuki bir sorunda ise “yazılı” cevap vermekten kaçınılmış; ancak “telefonla ulaşmam” halinde cevap verileceği ifade edilmiştir.

Sayısı çoğaltılabilecek bu örneklerin, devlet ve hukuk ciddiyetiyle bağdaşmayan, muhtemel sorunlar ve uyuşmazlıklar doğmasına yol açarak böylece süreçlerin uzatılmasına neden olabilecek bildik FETÖ/PDY taktikleri olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle taciz boyutuna varan benzer bir örnekle Kurumunuzda karşılaşmak beni son derece şaşırtıp üzmüş; bütün olumlu kanaatlerimi de ne yazık ki yerle bir etmiştir.

Vurgulayarak belirtmek gerekir ki Kurumunuza yapılan şikâyet başvurularımdan üçü, Turgut Özal Üniversitesi yönetiminin, kendisini adeta hukukun üstünde gören cüretkâr tavrına ilişkin son derece güçlü veriler sunduğu gibi, bu Üniversitenin FETÖ/PDY bağlantısıyla ilgili çok önemli bilgileri de aylar öncesinden “devlet”in dikkatine sunmuşsa da diğer pek çok kurumda olduğu gibi sizin Kurumunuzda da bu görmezden gelinmiştir.

Ne var ki 23 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ/PDY) ile bağlantısı nedeniyle Turgut Özal Üniversitesinin faaliyetine son verilmiştir. Kuşkusuz bu sonuç, daha fazla söze hacet bırakmamış; bir manada ilahi adalet tecelli etmiş; böylece aylardır bana ve aileme zalimane şekilde yaşatılan ağır maddi ve manevi baskıya katlanmak konusunda ilahi bir destek ve moral olmuştur.

İşte bu nedenle aylardır sesimi, çığlığımı ve haykırışımı sırf kendisinden olmadığım yahut arka çıkacak bir “adam” bulamadığım için duymayan, duymak istemeyen, duyup da “hak etmiş!” diye infaz eden fanilerden ne bir umudum ne de beklentim var! Zira adalet dille değil, gönülle ve vicdanla dağıtılır; biz de adaleti, dilinde pelesenk eden fanilerden değil, sahibinden diliyor ve bekliyoruz! Biliyoruz ki Allah sabredenlerle beraberdir.

Gereği için bilgilerinize sunulur.

Kaygıyla,
İ. Halil Asilbay